Bir genç kadının talihsiz bir vesileyle jinekolojik masaya yatışının hikâyesini keşke bir öğrenci hareketinin içinden seçilmiş asıl hikâye olarak okumasaydık. Zira, bu hareket başkasına gerek kalmadan kendi kahramanlarını kendisi çıkarmaya muktedir görünüyor.
Nilüfer ZENGİN
Hepimizin malumu, Başbakan Dolmabahçe'deki ofisinde rektörlerle toplandığı sırada, YÖK'ü protesto etmek isteyen öğrenciler... "şiddete maruz kaldı" falan demeyeceğim, polisten sille tokat dayak yedi. Politik doğruculuğu bir an bir kenara koymama izin verin. Dayak "yenilen" bir şey değildir biliyorum, fakat bu biçimde ifade etmeyince, terminoloji "orantılı şiddet", "orantısız şiddet" gibi terimlerle siyasi olarak pelteleşmeye, gevşemeye yüz tutuyor. Oysa sille tokat dayağın azı çoğu, oranı orantısızlığı olmaz. Olamayacağını herkes söylüyor, polise arka çıkanlar bile...
Medyanın zalimliği
Milletin çocuğunu dövdüler... Bakıyoruz Başbakan ne diyor diye? Hükümetin başı polisin öğrenciye karşı tek taraflı, meşrulaştırılamaz şiddeti karşısındaki tavrını apaçık ortaya koyuyor: "Emniyet bu tür bir organizasyonun güvenliğini tesis etmekle mükellef" dedi. Mevzu bahis güvenlikse, çoluk çocuk teferruattır diyor ki, aslında demek istediği şey bundan bile korkunç. Başbakan aslında "Baltalar elimizde, uzun ip belimize, biz çıkarız ormana hey ormana" demiş oluyor. "Önümüze gelen bir tekme" de diyebiliriz. Başbakan sanki o gün, YÖK'ü, üniversitelerin birer panopticon (herkesin gözetimine açık, ancak hiçbir görüş açısı olmayan hücre modeli) haline getirilmeye çalışılmasını beğenmeyip, protesto etmek isteyen öğrencilerin Başbakanı değilmiş de, polislerin amiriymiş gibi konuşuyor. Medyada "Canım onlar da hak ettiler" cümlesiyle özetleyebileceğimiz, Tamer Doğan'ın bianet'te yayınlanan Cemaatin Medyası, Polisini Sahipsiz Bırakmaz yazısında çok güzel tasvir ettiği "kayıtsız" ve "zalim" tavır, hâkim tavır. Diğer tarafta AKP bir ezilene (öğrenci/kadın/çocuk ama eşcinseller asla) vurduğunda bunu AKP karşısındaki özlü söz gevezeliğinden ileri gitmeyen muhalefetlerine bir argüman oluşturma fırsatına çeviren sosyal demokrat naivliğindeki medya tavrı var. Gazetelerin isimlerini saymama gerek yok. Resim üç aşağı beş yukarı böyle.
Ece Temelkuran'ın şefkati
Bunların yanında bir de Ece Temelkuran'ın tavrı var, içtenlikle öğrencileri savunan, sosyal demokrasi kategorisinde ele alamayacağımız ancak bana kalırsa kendisine mesafe ile yaklaşmaktan hala vazgeçemeyeceğimiz...Ece Temelkuran polisin döve döve karnındaki bebeği düşürdüğü ve kim bilir onurunu ne kadar derinden incittiği bir genç kadının, öğrencinin hikâyesini yazmış. Okurken burnunuzun direğinin sızlamaması mümkün değil. Temelkuran, onunla İnsan Hakları Derneği'nde geçirdiği zamanı ve aralarında geçen konuşmayı hikâyeleştiriyor, öfkesinin, üzüntüsünün, isyanının yazdığından fazlası olduğuna zerre kadar şüphe barındırmayacak bir içtenlikle. Şöyle yazıyor: "19 yaşında. Boyu 1.55 var yok. Yüzü yuvarlacık. Tatlıcık bir ses tonu var. Kahraman, küçük bir kız çocuğu. Kaşık kadar. 'Dayanamazlar' diyor. 'Babam çok üzülür. Annem çok üzülür. Sonra akrabalarımız var, onlar da belki kızar. Belki beni görmek istemezler artık. Onları çok üzerler benim yüzümden. Sonra belki... Yani dayak olmaz da... Yine de...'" Bu paragrafla birlikte artık öğrencilerin kitlesel olarak uğradığı zulüm ve peşinde koştukları taleplerden duygusal olarak bir parça daha uzaklaşıyoruz, "kahraman" "kız çocuğunun" hikâyesinin duygusal derinliğine dalıp gidiyoruz.
Patriyarkanın kız çocuğu şapkası
Aman dalıp gitmeyelim! "Neden?" diye soralım. Sırf gebe olduğu için, protesto eylemine gitmekten vazgeçmek aklına bile gelmeyen güçlü ve bağımsız bu genç kadından neden ısrarla kız çocuğu diye söz ediliyor? Kabul, "kız çocuğu" son derece sempatik, şefkat içeren, koruyan, kucaklayan, cazip vs bir sesleniş. Ancak kadınların yerine göre "anne", yerine göre "eş", yerine göre "fahişe", yerine göre "dul", yerine göre "bacı" olmaya ve başka da bir şey olmamaya zorlandıkları patriyarkal düzenin diğerlerine göre daha saf görünen kız çocuğu şapkasına böylesine tutunmak niye? Feminist teori en önce kadının, ne toplumsal normlara ne de biyolojik kadere mahkûm olduğunu söyler. Kız çocuğu olmak da tıpkı "hanım" ya da "bayan" olmak gibi, "kadını erkeğe göre daha güçsüz, erkeğin korumasına muhtaç ve böyle olduğu için korunmaya kollanmaya muhtaç" kılmaya hizmet eden sınıflandırmalardan biridir. Hadi biz bir gemide olsak ve o gemi batıyor olsa, "kız çocuğu, kız çocuğu" diye bağıralım ama durum o da değil.
Çocuk düşüren "kız çocuğu"?
Ortada feminizmle ortak talepleri de olan bir toplumsal mücadele söz konusu. Dolayısıyla derhal kendimize gelmemiz "kız çocuğu" terimini terk ettikten hemen sonra, aslında bir gebeliğin şiddet nedeniyle sonlanması durumunda, yitip giden cenin bebeğin ardından ağıt yakmanın kadınları "doğurganlık dolayısıyla" kutsallaştırmaktan başka bir şey olmadığını görmeliyiz. Boşuna yazmıyor Simone de Beauvoir kadını yok sayan batı ataerkilliğinin, doğum anının erkeği büyülediği andan başladığını. Öte yandan çocuk düşüren kız çocuğu söylemiyle, karşılığında liberal-muhafazakâr-iktidar yanlısı (yalnızca AKP değil her türlü iktidar) medyanın eline de diğer "hayta oğlanları" "kız çocuğundan" ayırt etme fırsatı vermiş oluyoruz: "Polis tamamen haklıydı ama bu kız çocuğu olayı olmamalıydı, evet!".
Talepleri ve hakları için, hamilelik gerekçesiyle kendisini protesto eylemine katılmaktan ala koymayarak rasyonel gücünü ortaya koymuş, bağımsız, bir genç kadından "kız çocuğu olarak" söz etmekte direterek, ne öğrenciye şiddetin hesabını sormuş oluyoruz, ne feminizm yapmış oluyoruz, ne de bu genç kadına bir hayrımız dokunuyor.
Trajedi olayın kendisi aşınca
Ece Temelkuran'ın yazısına dönelim: "İnsan Hakları Derneği'nin bir odasında yalnız başına bir kız çocuğu, bir kadının başına gelebilecek en korkunç şeyi yaşamış, polis tekmeleriyle bebeği düşürülmüş, bu dünyada bir başına duruyor ve... Kız çocukları niye böyle Allah'ım? Niye hâlâ başkalarını düşünür bir kız çocuğu acıdan rahmi sızlarken!"
Temelkuran'ın içtenliğinden ve yakıcılığından bir an bile şüphe etmeyeceğimiz üzüntüsü, öfkesi, isyanı, ne yazık ki, siyasi olarak kimi sorunlar teşkil etmeye devam ediyor.. Çünkü burada bir "trük" kendini sahneye koyuyor: Polisin kasıklarına (bence hemen tüm haberlerde "kasık" diye ifade edilen yerler herhalde rahim, karın, cinsel organ ve çevresi) attığı tekmeler, savurduğu cop darbeleriyle bir genç kadın bebeğini kaybediyor. Bu arada bu genç kadının zaten kendiliğinden çok trajik olan hikâyesini yeniden, daha fazla trajikleştirerek hikâye etmek, serinkanlılıkla neredeyse bin öğrenciye meydan dayağı çekilmesi, itilip kakılması dramına perde çekiyor. Sanıldığı gibi, bu olayın sahiden en üzücü ve en trajik parçasına büyüteçle bakmak ve orayı kocaman kılmak polisin hiçbir biçimde meşrulaştırılamayacak şiddetine daha fazla dikkat çekmiyor. Trajedi olayın kendisini aşıyor.
Bu, Taksim'de mendil satan çocukların durumunu bir çocuk hakkı ihlali, bir yoksulluk sorunu olarak tartışmak yerine, içlerinden birinin içler acısı hikâyesini, eski Reha Muhtar haberleri tarzında takdim etmekten farklı değil. Bildiğimiz gibi, bugün polisin öğrenciye kalkan elini, dirseğinden destekleyen kapitalizm kendine karşı pseudo (gerçek olmayan) tuzaklar kurar ve kendisine yönelik kalkışmaları bu tuzaklarla elemek ister. Yoksulluğu yürek parçalayan tekil örneklere indirmek, bu temsillerden hareketle kurulan yardım dernekleri vs bu tuzaklardan birkaçıdır. Son zamanda medyada "yazının, haberin şehveti" diye şıklaştırılan olay da budur zaten.
O genç kadının bebeğinin ardından ağlamak bırakalım kendisine kalsın, biz o bebeğin cesedini bir kutuda kendisine teslim eden elin, o bebeği cesede çeviren tekmenin sahibine dil uzatalım. İkisini birbirine karıştırmayalım, önce adalet sonra dram. Ağıtlar, savaşların, kalkışmaların ardından yakıldığında hep isimsizleri daha isimsiz yapar, trajediyi derinleştirmeye yarar.
Hamile olmayan ve o gün orada, aynı şekilde şiddete uğrayan tüm öğrenciler de en az bebeği karnında ölen öğrenci kadar şiddeti bedenlerinde duydular. Temelkuran'ın yazısının bunun aksini iddia ettiğini söyleyecek değilim. Ancak yazıdan küçük bir alıntıyla devam ederek başka bir şey söyleyeceğim:"[...] 'Belki bebeğim olmaz benim' diyor. Gözleriyle bana soruyor, sanki 'Olur' desem iyi gelecek. Birileri iyi bir şeyler söylesin istiyor. Yarın muayene olacakmış yeniden, söyleyeceklermiş bir problem var mı diye. 'O masaya yatmak istemiyorum bir daha' diyor. 'Çok kötü bir şey. Çok kötü oldum ben.' Sonra yine başkalarını düşünüyor: 'Bir kadın daha vardı. Onun da kasıklarına vurmuşlar hep. Belki onun da çocuğu olmaz.' Yine bakıyor yüzüme. İstiyor ki 'Yok öyle şey. Herkesin, senin de güzel bebeklerin olacak' diyeyim. Şuncacık bir kız, annesi bile yok yanında, şimdi tanıştığı bir 'abladan' iyi bir şey duymak istiyor. Temelkuran hikâyeye can alıcı bir yerden katıyor. Ona emin olmadan "çocuğun olur merak etme" bile diyemiyor, o derecede hassaslaşıyor, onun "ablası" oluyor.
Bu arada biz Dolmabahçe meydan dayağının çoktan kilometrelerce uzağına düştük, acılı anılara daldık bile. Ama bir dakika öyle hemen kendinizi koyuvermeyin, bu çocuk lafını söyleyecek, çünkü:
"Ne yazayım?" diye soruyorum, "Söyle ne istersen onu yazayım."
"Bilmem ki" diyor. "Siz bilirsiniz."
"Boş ver sen şimdi" diyorum. "Söyle, ne istersen onu yazacağım."
Ne isterse o yazılacak, yazılmasına da, genç kadının trajedisinin üstüne tırmanıp, orada kendine ışıltılı bir aynadan bakmayı nasıl açıklayacağız? İktidar, her zaman Marksist analizin bize görünür kıldığı, sınıf çatışmasının ürettiği devlet iktidarı olmayabiliyor. Bir de "söyle, ne istersen onu yazayım" iktidarı var. Bu, Foucault'nun teorileştirdiği, her an her yerde bir işleyiş biçimi olarak kendini dayatan iktidar türü. Bu genç kadın, bütün diğer öğrencilerle birlikte kendi sözünü kendisi söylemek için yedi o tekmeyi rahmine, kendi sözünün haysiyetini de bedelini de sahiplenmek için eline tutuşturdular bebeğini bir kutuda. Biz Ece Temelkuran'ın gönlüne sığmayan iyiliği ve cömertliğini görebilelim diye değil.
O güzelim kadına giden bebeğini geri getirmek istediğinden bir an bile şüphe duyamayız. Ancak enikonu yıllardır yaptığı köşe yazarlığının ona kattığını varsayabileceğimiz deneyim, bu genç kadının acısının, o genç kadının acısının önüne geçmek iştahını bastırabilmesini sağlamalıydı.
O bebeğini kaybetti, hepsi rahmine, hayâlarına tekme yediler, ağızları burunları kırıldı, erkek devletin erkek tekmeleri canlarını acıttı. Haysiyetli davrandılar, geri basmadılar. Günlerdir televizyon kanalları onları buyur ediyor. Neden biliyor musunuz? Öğrencilerin mücadelesine destek için değil, akan kan, düşen bebek ve bu rahim edebiyatından sebeplenmek için. Kansız öğrenci gösterileri yer bulabildi mi o programlarda? Mümtaz'er Türköne diyor ya, "Onlar konuşulmak için bunu yapıyor" diye. Hayır, onlar konuşulmak içi dayak yemediler ancak "dayak"sız ve "şiddet"siz bir hak arayışının ciddiye alınmadığını bir kere daha gördük.
Bir genç kadının talihsiz bir vesileyle jinekolojik masaya yatışının hikâyesini keşke bir öğrenci hareketinin içinden seçilmiş asıl hikâye olarak okumasaydık, zira istimini tutturmuş yürüyüp gidecek gibi görünen -sönümlense bile bu onu değersiz kılmaz- bu hareket başkasına gerek kalmadan kendi kahramanlarını kendisi çıkarmaya muktedir görünüyor. (NZ)
kaynat: Bianet http://www.bianet.org/bianet/genclik/126551-o-ogrenci-kiz-cocugu-degil-bir-kadin?sms_ss=facebook&at_xt=4d074c289ee6ad2b%2C0
14 Aralık 2010 Salı
26 Kasım 2010 Cuma
KAMER'den Başbakan'a açık mektup
KAMER'den Başbakan'a açık mektup
KAMER Vakfı Başkanı Akkoç 25 Kasım nedeniyle Erdoğan'a kamuoyuna açık mektup göndererek, Güneydoğu'da yaşayan kadınların sorunlarına dikkat çekti
Kamer Vakfı Başkanı Nebahat Akkoç'un Başbakan'a başlıklı mektubu aynen şöyle:
Bizler Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin 23 ilinde kadının insan hakları konusunda çalışan farklı özelliklere sahip kadınlarız.
Kendisini Türk, Kürt, Arap, Zaza, Azeri olarak tanımlayanlarımız var. Farklı inanç gruplarından olanlarımız, baş örtülülerimiz, baş örtüsüzlerimiz var.
Bizi buluşturan şey bütün farklılıklarımıza rağmen kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın aynı olması.
1997 yılından bu yana kadına yönelik şiddet, namus adına işlenen cinayetler konusunda son derece yorucu ve tehlikeli bir çalışma yürütmekteyiz.
Hükümetiniz döneminde sağlanan yasal değişiklikler, çıkarılan genelgeler bizim için son derece önemli oldu.
Ama tüm bu olumlu değişikliklere rağmen zihniyet değişikliği sağlanmadıkça kadınların şiddet yaşamaya, öldürülmeye devam edeceğini biliyoruz.
Nitekim 2010 yılı boyunca 400 civarında kadının öldürüldüğünü hep birlikte basından takip ettik.
Yine 2010 yılı içinde öldürülmek üzere iken kadın merkezlerimize başvuran 100 civarında kadın hayatta kaldı. En büyük sıkıntımız özellikle yetki ve sorumluluk sahibi insanların cinsiyet eşitliği konusundaki geleneksel zihniyetleridir.
Bu mektuba yazdıklarımızı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Son Günü’nde sizinle yüz yüze görüşerek anlatmak istemiştik ama yoğun programınız nedeniyle mümkün olmadı.
Son zamanlarda çeşitli platformlarda dile getirdiğiniz görüşleriniz ile ilgili düşüncelerimizi hem size duyurmak hem de kamuoyu ile paylaşmak istedik.
Biz kadın ve erkeklerin hak ve fırsatlar anlamında eşit olduğunu savunmaktayız.
Ama kadın ve erkeklerin fiziksel anlamda eşit olduğunu hiçbir zaman savunmadık, böyle bir eşitlikten bahsedildiğini de hiç duymadık.
Kadın ve erkeklerin fiziksel eşitliği söz konusu olamayacağı gibi kadınların veya erkeklerin kendi cinsleri içinde de fiziksel eşitliğinden bahsedemeyiz. Yaradılış olarak birbirinin aynı iki insan bulmak mümkün değildir.
Biyolojik farklılıklar nedeniyle erkeklerin çocuk doğurmasını ya da emzirmesini beklemiyoruz.
Ama kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmaları gerektiğini, anne ve babaların çocuklarının bütün sorumluluklarını eşit olarak üstelenmeleri gerektiğini, kadın ve erkeklerin kendi kararları doğrultusunda yaşamaları gerektiğini savunuyoruz.
Her gün onlarcasına şahit olduğumuz kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin son bulması için kadınların ve erkeklerin ortak mücadelesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Fakat siz eşitlikten ziyade eşitsizliğe vurgu yaptıkça, biz kadına yönelik şiddet konusunda çalışmakta zorlanıyoruz.
Yıllardır hiç durmadan çalışarak araladığımız kapılar yeniden kapanmaya başladı.
Kadınlar güçlenmeden eşitlik hedefine ulaşılamayacağını biliyoruz.
Şiddetin panzehirinin “güç” olduğuna inanıyoruz. Bizim “güç” ten kastımız kaba kuvvet, silah ya da tek başına para değil.
Biz “güç” derken bilgiden, beceriden, ekonomik özgürlükten bahsediyoruz. Yüzyıllardır eğitim, seyahat, çalışma hakkımız gasp edildi. Okuyup öğrenemedik, görüp öğrenemedik, çalışıp öğrenemedik. Güçsüzleştik. Biz güçsüzleştikçe şiddet arttı, şiddet arttıkça biz güçsüzleştik.
Özgüvenimizi kaybettik. Bize kalkan eli, bize doğrultulan silahı tutup indirecek gücü bulamadık.
Şimdi de bizim güçlenmemizden korkulduğunu görüyoruz. “Biz güçlenirsek toplum yozlaşırmış. Biz güçlenirsek aile yapısı bozulurmuş.”
Bu endişelerin kadınların ikincil durumunu muhafaza etmeye yönelik çabaların ürünü olduğunu, biz güçlenmeden ne ailenin ne de toplumun güçlenemeyeceğini biliyoruz.
Biz kadınlara pozitif ayrımcılıktan yanayız ve “kota”yı savunuyoruz.
“Kota”ya karşı olduğunuzu söylüyorsunuz. Çünkü sadece cinsiyetinden dolayı kadınlara öncelik tanınmasını istemediğinizi belirtmişsiniz.
Bizim de nihai hedefimiz bu. Ancak ne zaman ki kadınların sadece cinsiyetlerinden dolayı yaşadıkları ayrımcılık, şiddet ve cinayetler son bulur işte o zaman “kota”dan bahsetmeye gerek kalmayacak.
Ama tüm bu acı gerçekler orta yerde duruyorken “kota”ya karşı çıkmak ne yazık ki eşitsizliği perçinleyen bir tavır olmaya devam edecektir. Bugüne kadar eşit hak ve fırsatlardan faydalanamamış olanları aynı kulvarda yarıştırmak haksızlıktır.
"KRALLAR VUR DEYİNCE KRALCILAR ÖLDÜRÜYOR"
Bu cümleyi “teşbihte hata olmaz” düşüncesiyle kullandık. Ne size kral, ne de kimseye kralcı demek istiyoruz.
Ama siz kotaya karşı çıktıkça, siz (fiziksel de olsa) eşitliğe inanmadığınızı sık sık vurguladıkça herkes söylediklerinizi anlamak istediği gibi anlıyor ve biz çalışırken zorlanıyoruz.
Son yıllarda rejim değişikliği için harcadığınız çabayı umutla izlemekteyiz.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yıllardır süregelen siyasi şiddet, yoksulluk ve feodal yapı, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2008 yılında yaptırdığı Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’nın da gösterdiği gibi bu bölgedeki kadınları Türkiye’nin genelinin de ötesinde boyutlarda şiddete maruz bırakmaktadır.
Kadınlar “dil”den kaynaklanan iletişimsizlik nedeniyle haklarından habersiz kalıyorlar, birçok kamu hizmetine erişemiyorlar.
Merkezlerimize başvuran kadınların yaklaşık yüzde 55’i okur yazar değiller, yaklaşık yüzde 38’i hiç Türkçe konuşamıyor.
“Anadil” konusu siyasi bir talep değil bir insan hakkıdır.
Kadınlar çapraz bir baskı altında ne anadilleri ile ne de anadilleri dışında bir dil ile okur yazar olamadılar, anadilleri dışında bir dil ile iletişim kurmayı öğrenemediler, herkesin doğuştan sahip olduğu temel insan haklarından yararlanamadılar.
2006 yılında yayınlanan ve “Başbakanlık Genelgesi” olarak tanınan “Kadın ve Çocuklara Yönelik Şiddet ile Mücadele Genelgesi” cinsiyet eşitliği sağlama konusunda önemli bir adım olabilecek bir düzenlemedir. Fakat uygulamada ciddi sorunlarla ve dirençle karşılaşmaktayız. Bu genelgenin tarif ettiği rol ve görevlerin yerine getirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması kadınların şiddet yaşamasını, öldürülmesini önleyecek önemli bir gelişme olacaktır.
Kadınların sorunlarının ve bu sorunlara yönelik çözümlerin tarif edilmediği bir demokratik açılım sürecinin başarılı olabilmesinin mümkün olmadığını düşünmekteyiz."
Kaynak:Kazete(http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=9628)
KAMER Vakfı Başkanı Akkoç 25 Kasım nedeniyle Erdoğan'a kamuoyuna açık mektup göndererek, Güneydoğu'da yaşayan kadınların sorunlarına dikkat çekti
Kamer Vakfı Başkanı Nebahat Akkoç'un Başbakan'a başlıklı mektubu aynen şöyle:
Bizler Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin 23 ilinde kadının insan hakları konusunda çalışan farklı özelliklere sahip kadınlarız.
Kendisini Türk, Kürt, Arap, Zaza, Azeri olarak tanımlayanlarımız var. Farklı inanç gruplarından olanlarımız, baş örtülülerimiz, baş örtüsüzlerimiz var.
Bizi buluşturan şey bütün farklılıklarımıza rağmen kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarımızın aynı olması.
1997 yılından bu yana kadına yönelik şiddet, namus adına işlenen cinayetler konusunda son derece yorucu ve tehlikeli bir çalışma yürütmekteyiz.
Hükümetiniz döneminde sağlanan yasal değişiklikler, çıkarılan genelgeler bizim için son derece önemli oldu.
Ama tüm bu olumlu değişikliklere rağmen zihniyet değişikliği sağlanmadıkça kadınların şiddet yaşamaya, öldürülmeye devam edeceğini biliyoruz.
Nitekim 2010 yılı boyunca 400 civarında kadının öldürüldüğünü hep birlikte basından takip ettik.
Yine 2010 yılı içinde öldürülmek üzere iken kadın merkezlerimize başvuran 100 civarında kadın hayatta kaldı. En büyük sıkıntımız özellikle yetki ve sorumluluk sahibi insanların cinsiyet eşitliği konusundaki geleneksel zihniyetleridir.
Bu mektuba yazdıklarımızı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Son Günü’nde sizinle yüz yüze görüşerek anlatmak istemiştik ama yoğun programınız nedeniyle mümkün olmadı.
Son zamanlarda çeşitli platformlarda dile getirdiğiniz görüşleriniz ile ilgili düşüncelerimizi hem size duyurmak hem de kamuoyu ile paylaşmak istedik.
Biz kadın ve erkeklerin hak ve fırsatlar anlamında eşit olduğunu savunmaktayız.
Ama kadın ve erkeklerin fiziksel anlamda eşit olduğunu hiçbir zaman savunmadık, böyle bir eşitlikten bahsedildiğini de hiç duymadık.
Kadın ve erkeklerin fiziksel eşitliği söz konusu olamayacağı gibi kadınların veya erkeklerin kendi cinsleri içinde de fiziksel eşitliğinden bahsedemeyiz. Yaradılış olarak birbirinin aynı iki insan bulmak mümkün değildir.
Biyolojik farklılıklar nedeniyle erkeklerin çocuk doğurmasını ya da emzirmesini beklemiyoruz.
Ama kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmaları gerektiğini, anne ve babaların çocuklarının bütün sorumluluklarını eşit olarak üstelenmeleri gerektiğini, kadın ve erkeklerin kendi kararları doğrultusunda yaşamaları gerektiğini savunuyoruz.
Her gün onlarcasına şahit olduğumuz kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin son bulması için kadınların ve erkeklerin ortak mücadelesine ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Fakat siz eşitlikten ziyade eşitsizliğe vurgu yaptıkça, biz kadına yönelik şiddet konusunda çalışmakta zorlanıyoruz.
Yıllardır hiç durmadan çalışarak araladığımız kapılar yeniden kapanmaya başladı.
Kadınlar güçlenmeden eşitlik hedefine ulaşılamayacağını biliyoruz.
Şiddetin panzehirinin “güç” olduğuna inanıyoruz. Bizim “güç” ten kastımız kaba kuvvet, silah ya da tek başına para değil.
Biz “güç” derken bilgiden, beceriden, ekonomik özgürlükten bahsediyoruz. Yüzyıllardır eğitim, seyahat, çalışma hakkımız gasp edildi. Okuyup öğrenemedik, görüp öğrenemedik, çalışıp öğrenemedik. Güçsüzleştik. Biz güçsüzleştikçe şiddet arttı, şiddet arttıkça biz güçsüzleştik.
Özgüvenimizi kaybettik. Bize kalkan eli, bize doğrultulan silahı tutup indirecek gücü bulamadık.
Şimdi de bizim güçlenmemizden korkulduğunu görüyoruz. “Biz güçlenirsek toplum yozlaşırmış. Biz güçlenirsek aile yapısı bozulurmuş.”
Bu endişelerin kadınların ikincil durumunu muhafaza etmeye yönelik çabaların ürünü olduğunu, biz güçlenmeden ne ailenin ne de toplumun güçlenemeyeceğini biliyoruz.
Biz kadınlara pozitif ayrımcılıktan yanayız ve “kota”yı savunuyoruz.
“Kota”ya karşı olduğunuzu söylüyorsunuz. Çünkü sadece cinsiyetinden dolayı kadınlara öncelik tanınmasını istemediğinizi belirtmişsiniz.
Bizim de nihai hedefimiz bu. Ancak ne zaman ki kadınların sadece cinsiyetlerinden dolayı yaşadıkları ayrımcılık, şiddet ve cinayetler son bulur işte o zaman “kota”dan bahsetmeye gerek kalmayacak.
Ama tüm bu acı gerçekler orta yerde duruyorken “kota”ya karşı çıkmak ne yazık ki eşitsizliği perçinleyen bir tavır olmaya devam edecektir. Bugüne kadar eşit hak ve fırsatlardan faydalanamamış olanları aynı kulvarda yarıştırmak haksızlıktır.
"KRALLAR VUR DEYİNCE KRALCILAR ÖLDÜRÜYOR"
Bu cümleyi “teşbihte hata olmaz” düşüncesiyle kullandık. Ne size kral, ne de kimseye kralcı demek istiyoruz.
Ama siz kotaya karşı çıktıkça, siz (fiziksel de olsa) eşitliğe inanmadığınızı sık sık vurguladıkça herkes söylediklerinizi anlamak istediği gibi anlıyor ve biz çalışırken zorlanıyoruz.
Son yıllarda rejim değişikliği için harcadığınız çabayı umutla izlemekteyiz.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yıllardır süregelen siyasi şiddet, yoksulluk ve feodal yapı, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2008 yılında yaptırdığı Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’nın da gösterdiği gibi bu bölgedeki kadınları Türkiye’nin genelinin de ötesinde boyutlarda şiddete maruz bırakmaktadır.
Kadınlar “dil”den kaynaklanan iletişimsizlik nedeniyle haklarından habersiz kalıyorlar, birçok kamu hizmetine erişemiyorlar.
Merkezlerimize başvuran kadınların yaklaşık yüzde 55’i okur yazar değiller, yaklaşık yüzde 38’i hiç Türkçe konuşamıyor.
“Anadil” konusu siyasi bir talep değil bir insan hakkıdır.
Kadınlar çapraz bir baskı altında ne anadilleri ile ne de anadilleri dışında bir dil ile okur yazar olamadılar, anadilleri dışında bir dil ile iletişim kurmayı öğrenemediler, herkesin doğuştan sahip olduğu temel insan haklarından yararlanamadılar.
2006 yılında yayınlanan ve “Başbakanlık Genelgesi” olarak tanınan “Kadın ve Çocuklara Yönelik Şiddet ile Mücadele Genelgesi” cinsiyet eşitliği sağlama konusunda önemli bir adım olabilecek bir düzenlemedir. Fakat uygulamada ciddi sorunlarla ve dirençle karşılaşmaktayız. Bu genelgenin tarif ettiği rol ve görevlerin yerine getirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması kadınların şiddet yaşamasını, öldürülmesini önleyecek önemli bir gelişme olacaktır.
Kadınların sorunlarının ve bu sorunlara yönelik çözümlerin tarif edilmediği bir demokratik açılım sürecinin başarılı olabilmesinin mümkün olmadığını düşünmekteyiz."
Kaynak:Kazete(http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=9628)
25 Kasım 2010 Perşembe
Bu "O"nun Hikayesi
Yarı baygın bir kadın, bilmediği bir odada. Odaya giren çıkan erkeklerin haddi hesabı yok. Bu, o odadaki, yarı baygın kadının hikâyesidir. Bu 25 Kasım'da yüzleşelim istedim bazı gerçeklerle.
Elif DUMANLI
Bu yazıyı, ben ve O, eylemleri ile cinsel şiddete maruz kalmış kadınlara güç ve destek veren Feministbiz'e ithaf ediyoruz.
Başlıyorum. Hikâyesini daha önce belli aralıklarla telefonda dinlemiş, boşluk kalan yerlerde de soru sorarak yazılı olarak istemiş, öğrenmiştim. Sorgulamam bitmedi bir türlü. Yüz yüze görüşme fırsatı bulduğumda da ağlamadan ve ağlamasına da izin vermeden dinledim. Alman devletinin katlettiği kadın yoldaşımız Ulrike Meinhof'un "Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim" sözü, duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ağlamak mı? Belki... Ama öfkeli olmayı yeğliyorum, mücadele için.
"Tecavüz hiç aklıma gelmedi"
Toplu tecavüzü planlayan erkek meslek sahibidir. Saygın bir yeri vardır toplum içinde. Genellikle tecavüzcü erkeklerin fakir, cinsel hastalığı olan sapkın tipler olduğu sanılır. Öyle sanılması isteniyor özellikle ve bizler yüzleşmek yerine bu istenilen algının tuzağına düşeriz kolaylıkla.
Geçelim tecavüz gününe. Sıradan bir gündür. Hep birlikte okey oynanır. Bir ara biri, akşama bir parti verileceğini, bir erkek gruplarının olduğunu, bu partiye kendisinin de gelmesini isterler. "Erkek grubu" sözünü kapatmak ister diğer bir erkek. Gereksiz yere gizli şeyler anlatılmaktadır. Sinsi gülüşlerden rahatsız olur. Akşam çalıştığı için gelemeyeceğini söyler. Erkekler ısrarcıdır.
"Aklıma hiç tecavüz gelmedi. Özellikle de toplu. Erkek grupları olduğunu söylüyorlardı. Anlayamadım tabii. Hepsi de evli, saygın tipler. Hepsinin de toplanıp bir kadına özellikle de bana tecavüz edebilecekleri hiç aklıma gelmedi. Nasıl gelsin ki, oturmuşuz adamlarla eşlerinden, çocuklarından konuşuyoruz."
"Hiyerarşik tecavüz"
İçtiği son çaydır. Kalkacaktır. Akşam çalışacağı için biraz dinlenmesi gerekmektedir. Kalkmaya çalışır. Vücudu ağırlaşmıştır. Hareket edemez. Beyni ile vücudu arasında bağ kopar.
"Kendi kendime konuşuyordum. Ama ağzımı açamıyor ve vücudumu hareket ettiremiyordum."
Bir odadadır artık. Biraz önce birlikte oturduğu saygın erkekler teker teker odaya girerler.
"Biliyor musun, tecavüzü hiyerarşik yaptılar. İlkönce toplumsal olarak en yüksekte olan erkek girdi odaya sonra hiyerarşik bir sıralama izlendi."
Erkeklerin toplumsal statülerini söylemeyeceğim. Özellikle söylemiyorum. Neden mi? Polemik yapma nedeni sayıyor bazı kadın ve erkekler bunu. Yüzleşmek ve mücadele etmek zor. Ama polemik yapmak kolay. Polemiğe sebep neden ise bu tecavüzcü erkeklerin bir çoğunun bir meslek örgütüne üye olması.
Cinsel haz değil iktidar hırsı
Olayı anlatırken araya girip neden kendisini seçtiklerini soruyorum. "Fakir bir ailenin kızıydım. Babam yoktu. Yani hesap soracak ne sosyal bir statü ne de bir erkeğe sahiptim onların gözünde. Kolay avdım."
Tecavüz anına, odaya geri dönelim. Dönmek zor olduğu için araya girmişti sorum. Nefes almak, ağlama hissimi köreltmekti amacım.
Kaç adam tecavüz etmişti? Hatırlamıyor. Hatırlayamıyor. Ama bir tanesi...
"Adam gözlerine bakmamı ve 'Güzel mi? Hoşuna gidiyor mu?' diye sorduğunda, 'güzel' dememi bekliyordu. 'Hayır' dedim inatla. Ben 'hayır' dedikçe, öfkeden kuduruyordu. Bir ara elinde bir sopa gördüm. Sopayı öfkeyle rahmime soktu ve tekrar sordu 'Güzel mi? Zevk alıyor musun?' Acıdan dilimi ısırmamak için yorganı ısırdım. Çaresizlikten 'evet' dedim."
Evet, dedirttirmeye çalışan adamın derdi ne sizce? Sadece boşalmak mı? Biz buna iktidar hırsı diyoruz. Batı Almanya'da cinsel saldırı suçundan ceza almış erkekler üzerinde yapılan araştırmada, cinsel saldırıyı planlayarak yaptıklarını ve amaçlarının cinsel haz değil, iktidar olduğunu belirtmişler. Buna da "Güçlü olma duygusunu canlı bir insan üzerinde yaşamanın çekiciliği" diyorlar.
Odaya iki çocuk girer
Amaç iktidar olunca, iktidardaki erkeklerin, iktidarı kullanma araçlarını varislerine öğretmesi gerekiyordu. Babaları tarafından odaya 13 ve 16 yaşında iki oğlan çocuğu getirilir. Baba dışarı çıkar.
"Çocuklar, bacaklarımı ayırıyor, oraya buraya çekiyorlar. Ellerini, kollarını vajinama sokuyorlar. Çakmak yakıp inceliyorlar."
Oğlan çocuklarının incelemeleri bittikten sonra tecavüze sıra gelir.
Odaya getirilen erkeklerden biri, parçalanmış vajinayla kanlar içinde yarı baygın yatan bir kadın görünce, "Hani istiyordu?" der ve vazgeçmek ister. Tecavüzcü organizatör, adama bir kere kapıya kadar geldiğini, vazgeçemeyeceğini belirtir. Tecavüze ortak olur.
Tecavüz hiyerarşik gerçekleşmişti demiştik. Odaya getirilen en son erkek, hiyerarşinin en başındaki adamın işyerinde çalıştırdığı bir işçidir. "Adam iğrenç kokuyordu."
"Nasıl olsa bir kadın bunu kimseye anlatamaz"
Saatlerce süren tecavüz bitmiş, sıra kurbandan kurtulmaya gelmiştir.
"Bir aracın içindeydim. Beni nasıl öldüreceklerini tartışıyorlardı. Halen bedenime hâkim olamıyordum. Kendi kendime konuşuyordum ama ağzımı açamıyordum. Beni bir koydan denize atacaklardı. Yüzme bilmiyordum. Nasıl kurtulabileceğimi düşünüyorum."
Tecavüzü planlayan erkek, diğer erkeği öldürmemek konusunda ikna etme çabasındadır. Neden katil olsunlar ki? Ne gereği var. Nasıl olsa bir kadın bunu kimseye anlatamaz, üstelik yargı, toplum onlardan yana.
"Tüm gücümü toparlayarak, en sonunda, 'İşe yetişmem gerekiyor' dedim."
Her şeyin normal devam edeceğini iddia eden tecavüzcü organizatör, bu laf üzerine, iddiasının geçerliliğini ispat etmiş olur.
Travma anını unutma: Amnezi
İşyerinin önüne bırakılır. Merakla O'nu bekleyen iş arkadaşı, kendisini öyle görünce panik olur. Ne olduğunu sorar. Yaşadıklarını unutmuştur anında. Bacaklarının arasından akan kanı da bacaklarına yapışıp tenine ten olan spermleri de açıklayamaz bir türlü. Yıkanır. Suyun altında, saatlerce, tenleşen spermleri tırnaklarıyla kazır.
Ertesi gün kendine geldiğinde, vücudunun üzerindeki el izlerini anlamaya çalışır.
"Biliyor musun, kalçalarımda parmak ve el izleri vardı."
Kanaması durmaz. Pedlerin ardı arkası kesilmez. O sıcakta, vücudundaki izler gözükmesin diye uzun etekler ve uzun kollu bluzlar giyer. Tıpta, travma anında unutmaya "amnezi" deniyor. Tıbbi adını özellikle veriyorum çünkü anında hatırlayıp şikâyette bulunamaması sonradan mücadeleye başladığında karşısına bir sorun olarak çıkacaktır.
Yaşadığı şehir dar gelmeye başlar O'na. Travmatik amnezi sebebiyle yaşadığı şehirden neden kurtulmak istediğini anlamlandıramaz. Gitmek ister. Sırt çantasını sırtına takar ve kimsesi olmayan İstanbul'a gelir.
"En güvenilir yer İstanbul gibi geldi. Kaybolmak istiyordum."
Evet, fakirdi ve sosyal olarak O'na sahip çıkacak kimsesi yoktu ama tecavüzcü erkeklerin hesaba katmadıkları bir şey vardı. O, sosyalist bir kadındı ve örgütlüydü.
"Partili kadın arkadaş sahip çıktı."
Elindeki üç beş kuruş parayla izbe bir yer kiralar. Partili kadınların verdikleri eşyalarla kendine yeni bir hayat kurar.
"Yattığım kanepeyi bir görseydin. Kir içindeydi. Bir tane elektrikli ocağım vardı. Üzerinde hem yemek yapıyorum hem de ısınıyordum."
İki üç ay geçmiştir. Geceleri kâbus görmeye başlar. Kâbuslar param parçadır. Tecavüze uğramıştır ama nasıl? Avukata gider önce. Avukat O'nu Mor Çatı'ya yönlendirir. Terapi dönemi başlar. Sekiz ay geçmiştir. Tecavüzün tamamını hatırladığı an çılgına döner. Suç duyurunda bulunur.
Suç duyurusunda bulundu, adalet yerini buldu mu?
Suç duyurunda bulundu, adalet yerini buldu sanmayın. Bu hangi olaydı? Biz nerede okuduk, duyduk, seyrettik de demeyin kendinize. Devam ediyorum.
Suç duyurusunda bulunur ama savcı suç duyurusunu işleme koymak istemez. Karakoldan başlayayım en iyisi. Karakola gider avukatlarıyla birlikte. Tecavüzün gerçekleştiği yer jandarmanın alanıdır. Karakol komutanı şikâyet edilen adamları telefonla çağırır. Üsluba bakın.
"Hocam hakkınızda bir şikâyet var. Önemli değil ama siz yine de avukatınızla gelin."
Gelen onca erkeğin ifadesi yarım saat sürmüştür. "Suçu kabul etmiyorum" cümlesini yazarlar ve karakoldan ayrılırlar, karakol komutanının sıcak, yakın ilgisiyle ve tokalaşarak. Karakol komutanı ile bu adamların normalde samimi olmamaları hatta birbirlerini tanımamaları gerekmektedir siyasi olarak.
"Kadının bedenini yağmalamaya gelince erkekler organları üzerinden işbirliği yapıyorlar. Siyaset falan kalmıyor ortalıkta."
Avukatlar, tecavüzle itham edilen adamların serbest bırakılmalarına itiraz ederler ve 13 ile 16 yaşındaki çocukların ifadelerinin savcılıkta alınmasının gerektiğini hatırlatırlar. Gülünür. Dalga geçilir. "Çok istediğiniz insan hakları işte" denir.
"Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen dava açılmadı"
Tecavüze maruz bırakılan kadın, tecavüze maruz bırakıldığı yerin adli tıbbına gönderilir. Doktor da "tecavüzden dolayı doktora gelinir mi" edasındadır. Muayene edip rapor yazmak istemez. Gelenlerin kadın kurumlarından gelip gelmediğini merak eder, hemşire aracılığı ile öğrenmeye çalışır. Muayene etmediği takdirde kadın örgütlerinin hastaneye çağrılacağı söylenir. O zaman doktor sadece jinekolojik muayene yapar.
"Jinekolojik muayenede kanama olur mu?"
Ben O'na sorular sorarken, O da bana sormuştu. Tabii ki hayır. Kanamazdı. Doktor beyimiz artık nasıl bir düşünce ve algıyla muayene etti ki adalet aramaması gereken kadına, kendince had bildirdi. Muayene sonucu, "Bakire değildir. Psikolojik sorunu yoktur" yazar. Adli tıpçılar ne zaman psikolog ya da psikiyatr oldu bilinmez. Doktor bununla da yetinmez. Kendi raporunu kabul etmeyeceklerini düşünerek, kendisinden daha beter rapor yazacaklarını düşündüğü için İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sevk eder.
"Adli Tıp Kurumu'na gittim. Sürekli ağlıyordum. İçeriye girdiğimde beni genç bir psikolog kadın karşıladı. Kurulla karşılaşmamı istemedi. Beni dinledi. Dinledikçe de anlattıklarımı kurula aktardı. Yirmi sayfaya yakın bir rapor hazırlandı. Rapor, tecavüzü doğruluyordu." İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun raporuna rağmen dava açılmaz. Talep edilen baz tespiti yapılmaz.
"Artık iki kişiydik"
Vazgeçmez. Mücadele için kendisi gibi kadınları bulmaya çalışır. Eren Keskin'e ve N.Ç'ye ulaşır. Eren Keskin, mücadelesine İnsan Hakları Derneği'nde (İHD) devam etmesini öğütler. "Keşke öğüdünü dinleseydim." Meselenin kadın örgütlerinin meselesini olduğunu düşünür.
"İHD'ye gitmedim. Feministleri dolaşmaya başladım. Bazıları, 'Biz travmalı kadınların örgütlenmesine karşıyız' dedi. Bazıları 'İyi bir şey yapıyorsun, bunu bi toplantıda konuşalım sana geri döneriz' dedi. Bazıları da 'Feministler bu konuyla mücadele edemedi sen mi tek başına mücadele edeceksin' dedi. Umudum kesilmeye başlamıştı. Sosyalist Feminist Kolektif'te benim durumumda olan bir kadın arkadaş olduğunu söylediler. Telefon numaramı verdim ve bekledim. Telefon ettiğinde sevinçten uçtum resmen. Halen vajinal kanamam vardı. Bacağımdan kan akıyordu. Görüyordum. Ağrıdan da duramıyordum. Ama buluşmaya gittim. Buluştuk. Hemen pet aldım. Ağrı kesiciler ve petlerle gün boyu birlikte geçirdik zamanımızı. Artık iki kişiydik. Mücadele iki koldan devam ettik. Bir gün, bir panel çıkışı Pınar Selek'in önünü kestim. Durumu anlattım. Ne istediğimi sordu. Anlattım. Böylece Taciz ve Tecavüze Son İnsiyatifi'nin e-mail grubu kuruldu. Cinsel Şiddete Karşı Kadın Plaftormu'nu kuruluşunda yer aldık. İnsiyatif adına toplantılara katılmaya başladık."
Hikaye burada bitmedi
İki yılı bulmasına rağmen henüz dava açılmamıştı. Açılmıyordu. "Dava açılmadıkça kendimi çaresiz ve aşağılanmış hissediyordum. Çok kötüydüm. Nerdeyse intihar edecek haldeydim. Geçen nisanda Ankara'daki Feministbiz eylem yaptığında Adalet Bakanlığı davanın açılması emirini verdi. O zaman tekrar hayata tutundum."
O, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve iç hukuk yollarında mücadeleye devam ediyor.
"Bu benim değil kadınların mücadelesi olmalı."
"Demkoratik Özgür Kadın Hareketi'nin (DÖKH) yapmış olduğu 'Demokratik Özgür Toplumu Yaratalım Tecavüz Kültürünü Aşalım' kampanyası başladığında çok heyecanlandım. Tecavüzün ulusal boyutu olduğu kadar sınıfsaldır da. Ulusal boyutla sınıfsal boyutun birleşmesi ve birlikte mücadele edilmesi gerekmektedir. Heyecanlandım ama heyecanım kursağımda kaldı. Bir türlü Kürt kadınlarıyla birlikte hareket edebilme şansını yakalayamadık."
Bu hikâye burada bitti sanmayın. Cinsel şiddet son bulduğunda bitecek bu ve buna benzer tüm hikâyeler.
Kaynak:Bianet(ED/BB)http://www.bianet.org/bianet/kadin/126225-bu-onun-hikayesi(25.11.2010)
Elif DUMANLI
Bu yazıyı, ben ve O, eylemleri ile cinsel şiddete maruz kalmış kadınlara güç ve destek veren Feministbiz'e ithaf ediyoruz.
Başlıyorum. Hikâyesini daha önce belli aralıklarla telefonda dinlemiş, boşluk kalan yerlerde de soru sorarak yazılı olarak istemiş, öğrenmiştim. Sorgulamam bitmedi bir türlü. Yüz yüze görüşme fırsatı bulduğumda da ağlamadan ve ağlamasına da izin vermeden dinledim. Alman devletinin katlettiği kadın yoldaşımız Ulrike Meinhof'un "Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim" sözü, duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ağlamak mı? Belki... Ama öfkeli olmayı yeğliyorum, mücadele için.
"Tecavüz hiç aklıma gelmedi"
Toplu tecavüzü planlayan erkek meslek sahibidir. Saygın bir yeri vardır toplum içinde. Genellikle tecavüzcü erkeklerin fakir, cinsel hastalığı olan sapkın tipler olduğu sanılır. Öyle sanılması isteniyor özellikle ve bizler yüzleşmek yerine bu istenilen algının tuzağına düşeriz kolaylıkla.
Geçelim tecavüz gününe. Sıradan bir gündür. Hep birlikte okey oynanır. Bir ara biri, akşama bir parti verileceğini, bir erkek gruplarının olduğunu, bu partiye kendisinin de gelmesini isterler. "Erkek grubu" sözünü kapatmak ister diğer bir erkek. Gereksiz yere gizli şeyler anlatılmaktadır. Sinsi gülüşlerden rahatsız olur. Akşam çalıştığı için gelemeyeceğini söyler. Erkekler ısrarcıdır.
"Aklıma hiç tecavüz gelmedi. Özellikle de toplu. Erkek grupları olduğunu söylüyorlardı. Anlayamadım tabii. Hepsi de evli, saygın tipler. Hepsinin de toplanıp bir kadına özellikle de bana tecavüz edebilecekleri hiç aklıma gelmedi. Nasıl gelsin ki, oturmuşuz adamlarla eşlerinden, çocuklarından konuşuyoruz."
"Hiyerarşik tecavüz"
İçtiği son çaydır. Kalkacaktır. Akşam çalışacağı için biraz dinlenmesi gerekmektedir. Kalkmaya çalışır. Vücudu ağırlaşmıştır. Hareket edemez. Beyni ile vücudu arasında bağ kopar.
"Kendi kendime konuşuyordum. Ama ağzımı açamıyor ve vücudumu hareket ettiremiyordum."
Bir odadadır artık. Biraz önce birlikte oturduğu saygın erkekler teker teker odaya girerler.
"Biliyor musun, tecavüzü hiyerarşik yaptılar. İlkönce toplumsal olarak en yüksekte olan erkek girdi odaya sonra hiyerarşik bir sıralama izlendi."
Erkeklerin toplumsal statülerini söylemeyeceğim. Özellikle söylemiyorum. Neden mi? Polemik yapma nedeni sayıyor bazı kadın ve erkekler bunu. Yüzleşmek ve mücadele etmek zor. Ama polemik yapmak kolay. Polemiğe sebep neden ise bu tecavüzcü erkeklerin bir çoğunun bir meslek örgütüne üye olması.
Cinsel haz değil iktidar hırsı
Olayı anlatırken araya girip neden kendisini seçtiklerini soruyorum. "Fakir bir ailenin kızıydım. Babam yoktu. Yani hesap soracak ne sosyal bir statü ne de bir erkeğe sahiptim onların gözünde. Kolay avdım."
Tecavüz anına, odaya geri dönelim. Dönmek zor olduğu için araya girmişti sorum. Nefes almak, ağlama hissimi köreltmekti amacım.
Kaç adam tecavüz etmişti? Hatırlamıyor. Hatırlayamıyor. Ama bir tanesi...
"Adam gözlerine bakmamı ve 'Güzel mi? Hoşuna gidiyor mu?' diye sorduğunda, 'güzel' dememi bekliyordu. 'Hayır' dedim inatla. Ben 'hayır' dedikçe, öfkeden kuduruyordu. Bir ara elinde bir sopa gördüm. Sopayı öfkeyle rahmime soktu ve tekrar sordu 'Güzel mi? Zevk alıyor musun?' Acıdan dilimi ısırmamak için yorganı ısırdım. Çaresizlikten 'evet' dedim."
Evet, dedirttirmeye çalışan adamın derdi ne sizce? Sadece boşalmak mı? Biz buna iktidar hırsı diyoruz. Batı Almanya'da cinsel saldırı suçundan ceza almış erkekler üzerinde yapılan araştırmada, cinsel saldırıyı planlayarak yaptıklarını ve amaçlarının cinsel haz değil, iktidar olduğunu belirtmişler. Buna da "Güçlü olma duygusunu canlı bir insan üzerinde yaşamanın çekiciliği" diyorlar.
Odaya iki çocuk girer
Amaç iktidar olunca, iktidardaki erkeklerin, iktidarı kullanma araçlarını varislerine öğretmesi gerekiyordu. Babaları tarafından odaya 13 ve 16 yaşında iki oğlan çocuğu getirilir. Baba dışarı çıkar.
"Çocuklar, bacaklarımı ayırıyor, oraya buraya çekiyorlar. Ellerini, kollarını vajinama sokuyorlar. Çakmak yakıp inceliyorlar."
Oğlan çocuklarının incelemeleri bittikten sonra tecavüze sıra gelir.
Odaya getirilen erkeklerden biri, parçalanmış vajinayla kanlar içinde yarı baygın yatan bir kadın görünce, "Hani istiyordu?" der ve vazgeçmek ister. Tecavüzcü organizatör, adama bir kere kapıya kadar geldiğini, vazgeçemeyeceğini belirtir. Tecavüze ortak olur.
Tecavüz hiyerarşik gerçekleşmişti demiştik. Odaya getirilen en son erkek, hiyerarşinin en başındaki adamın işyerinde çalıştırdığı bir işçidir. "Adam iğrenç kokuyordu."
"Nasıl olsa bir kadın bunu kimseye anlatamaz"
Saatlerce süren tecavüz bitmiş, sıra kurbandan kurtulmaya gelmiştir.
"Bir aracın içindeydim. Beni nasıl öldüreceklerini tartışıyorlardı. Halen bedenime hâkim olamıyordum. Kendi kendime konuşuyordum ama ağzımı açamıyordum. Beni bir koydan denize atacaklardı. Yüzme bilmiyordum. Nasıl kurtulabileceğimi düşünüyorum."
Tecavüzü planlayan erkek, diğer erkeği öldürmemek konusunda ikna etme çabasındadır. Neden katil olsunlar ki? Ne gereği var. Nasıl olsa bir kadın bunu kimseye anlatamaz, üstelik yargı, toplum onlardan yana.
"Tüm gücümü toparlayarak, en sonunda, 'İşe yetişmem gerekiyor' dedim."
Her şeyin normal devam edeceğini iddia eden tecavüzcü organizatör, bu laf üzerine, iddiasının geçerliliğini ispat etmiş olur.
Travma anını unutma: Amnezi
İşyerinin önüne bırakılır. Merakla O'nu bekleyen iş arkadaşı, kendisini öyle görünce panik olur. Ne olduğunu sorar. Yaşadıklarını unutmuştur anında. Bacaklarının arasından akan kanı da bacaklarına yapışıp tenine ten olan spermleri de açıklayamaz bir türlü. Yıkanır. Suyun altında, saatlerce, tenleşen spermleri tırnaklarıyla kazır.
Ertesi gün kendine geldiğinde, vücudunun üzerindeki el izlerini anlamaya çalışır.
"Biliyor musun, kalçalarımda parmak ve el izleri vardı."
Kanaması durmaz. Pedlerin ardı arkası kesilmez. O sıcakta, vücudundaki izler gözükmesin diye uzun etekler ve uzun kollu bluzlar giyer. Tıpta, travma anında unutmaya "amnezi" deniyor. Tıbbi adını özellikle veriyorum çünkü anında hatırlayıp şikâyette bulunamaması sonradan mücadeleye başladığında karşısına bir sorun olarak çıkacaktır.
Yaşadığı şehir dar gelmeye başlar O'na. Travmatik amnezi sebebiyle yaşadığı şehirden neden kurtulmak istediğini anlamlandıramaz. Gitmek ister. Sırt çantasını sırtına takar ve kimsesi olmayan İstanbul'a gelir.
"En güvenilir yer İstanbul gibi geldi. Kaybolmak istiyordum."
Evet, fakirdi ve sosyal olarak O'na sahip çıkacak kimsesi yoktu ama tecavüzcü erkeklerin hesaba katmadıkları bir şey vardı. O, sosyalist bir kadındı ve örgütlüydü.
"Partili kadın arkadaş sahip çıktı."
Elindeki üç beş kuruş parayla izbe bir yer kiralar. Partili kadınların verdikleri eşyalarla kendine yeni bir hayat kurar.
"Yattığım kanepeyi bir görseydin. Kir içindeydi. Bir tane elektrikli ocağım vardı. Üzerinde hem yemek yapıyorum hem de ısınıyordum."
İki üç ay geçmiştir. Geceleri kâbus görmeye başlar. Kâbuslar param parçadır. Tecavüze uğramıştır ama nasıl? Avukata gider önce. Avukat O'nu Mor Çatı'ya yönlendirir. Terapi dönemi başlar. Sekiz ay geçmiştir. Tecavüzün tamamını hatırladığı an çılgına döner. Suç duyurunda bulunur.
Suç duyurusunda bulundu, adalet yerini buldu mu?
Suç duyurunda bulundu, adalet yerini buldu sanmayın. Bu hangi olaydı? Biz nerede okuduk, duyduk, seyrettik de demeyin kendinize. Devam ediyorum.
Suç duyurusunda bulunur ama savcı suç duyurusunu işleme koymak istemez. Karakoldan başlayayım en iyisi. Karakola gider avukatlarıyla birlikte. Tecavüzün gerçekleştiği yer jandarmanın alanıdır. Karakol komutanı şikâyet edilen adamları telefonla çağırır. Üsluba bakın.
"Hocam hakkınızda bir şikâyet var. Önemli değil ama siz yine de avukatınızla gelin."
Gelen onca erkeğin ifadesi yarım saat sürmüştür. "Suçu kabul etmiyorum" cümlesini yazarlar ve karakoldan ayrılırlar, karakol komutanının sıcak, yakın ilgisiyle ve tokalaşarak. Karakol komutanı ile bu adamların normalde samimi olmamaları hatta birbirlerini tanımamaları gerekmektedir siyasi olarak.
"Kadının bedenini yağmalamaya gelince erkekler organları üzerinden işbirliği yapıyorlar. Siyaset falan kalmıyor ortalıkta."
Avukatlar, tecavüzle itham edilen adamların serbest bırakılmalarına itiraz ederler ve 13 ile 16 yaşındaki çocukların ifadelerinin savcılıkta alınmasının gerektiğini hatırlatırlar. Gülünür. Dalga geçilir. "Çok istediğiniz insan hakları işte" denir.
"Adli Tıp Kurumu raporuna rağmen dava açılmadı"
Tecavüze maruz bırakılan kadın, tecavüze maruz bırakıldığı yerin adli tıbbına gönderilir. Doktor da "tecavüzden dolayı doktora gelinir mi" edasındadır. Muayene edip rapor yazmak istemez. Gelenlerin kadın kurumlarından gelip gelmediğini merak eder, hemşire aracılığı ile öğrenmeye çalışır. Muayene etmediği takdirde kadın örgütlerinin hastaneye çağrılacağı söylenir. O zaman doktor sadece jinekolojik muayene yapar.
"Jinekolojik muayenede kanama olur mu?"
Ben O'na sorular sorarken, O da bana sormuştu. Tabii ki hayır. Kanamazdı. Doktor beyimiz artık nasıl bir düşünce ve algıyla muayene etti ki adalet aramaması gereken kadına, kendince had bildirdi. Muayene sonucu, "Bakire değildir. Psikolojik sorunu yoktur" yazar. Adli tıpçılar ne zaman psikolog ya da psikiyatr oldu bilinmez. Doktor bununla da yetinmez. Kendi raporunu kabul etmeyeceklerini düşünerek, kendisinden daha beter rapor yazacaklarını düşündüğü için İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sevk eder.
"Adli Tıp Kurumu'na gittim. Sürekli ağlıyordum. İçeriye girdiğimde beni genç bir psikolog kadın karşıladı. Kurulla karşılaşmamı istemedi. Beni dinledi. Dinledikçe de anlattıklarımı kurula aktardı. Yirmi sayfaya yakın bir rapor hazırlandı. Rapor, tecavüzü doğruluyordu." İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun raporuna rağmen dava açılmaz. Talep edilen baz tespiti yapılmaz.
"Artık iki kişiydik"
Vazgeçmez. Mücadele için kendisi gibi kadınları bulmaya çalışır. Eren Keskin'e ve N.Ç'ye ulaşır. Eren Keskin, mücadelesine İnsan Hakları Derneği'nde (İHD) devam etmesini öğütler. "Keşke öğüdünü dinleseydim." Meselenin kadın örgütlerinin meselesini olduğunu düşünür.
"İHD'ye gitmedim. Feministleri dolaşmaya başladım. Bazıları, 'Biz travmalı kadınların örgütlenmesine karşıyız' dedi. Bazıları 'İyi bir şey yapıyorsun, bunu bi toplantıda konuşalım sana geri döneriz' dedi. Bazıları da 'Feministler bu konuyla mücadele edemedi sen mi tek başına mücadele edeceksin' dedi. Umudum kesilmeye başlamıştı. Sosyalist Feminist Kolektif'te benim durumumda olan bir kadın arkadaş olduğunu söylediler. Telefon numaramı verdim ve bekledim. Telefon ettiğinde sevinçten uçtum resmen. Halen vajinal kanamam vardı. Bacağımdan kan akıyordu. Görüyordum. Ağrıdan da duramıyordum. Ama buluşmaya gittim. Buluştuk. Hemen pet aldım. Ağrı kesiciler ve petlerle gün boyu birlikte geçirdik zamanımızı. Artık iki kişiydik. Mücadele iki koldan devam ettik. Bir gün, bir panel çıkışı Pınar Selek'in önünü kestim. Durumu anlattım. Ne istediğimi sordu. Anlattım. Böylece Taciz ve Tecavüze Son İnsiyatifi'nin e-mail grubu kuruldu. Cinsel Şiddete Karşı Kadın Plaftormu'nu kuruluşunda yer aldık. İnsiyatif adına toplantılara katılmaya başladık."
Hikaye burada bitmedi
İki yılı bulmasına rağmen henüz dava açılmamıştı. Açılmıyordu. "Dava açılmadıkça kendimi çaresiz ve aşağılanmış hissediyordum. Çok kötüydüm. Nerdeyse intihar edecek haldeydim. Geçen nisanda Ankara'daki Feministbiz eylem yaptığında Adalet Bakanlığı davanın açılması emirini verdi. O zaman tekrar hayata tutundum."
O, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve iç hukuk yollarında mücadeleye devam ediyor.
"Bu benim değil kadınların mücadelesi olmalı."
"Demkoratik Özgür Kadın Hareketi'nin (DÖKH) yapmış olduğu 'Demokratik Özgür Toplumu Yaratalım Tecavüz Kültürünü Aşalım' kampanyası başladığında çok heyecanlandım. Tecavüzün ulusal boyutu olduğu kadar sınıfsaldır da. Ulusal boyutla sınıfsal boyutun birleşmesi ve birlikte mücadele edilmesi gerekmektedir. Heyecanlandım ama heyecanım kursağımda kaldı. Bir türlü Kürt kadınlarıyla birlikte hareket edebilme şansını yakalayamadık."
Bu hikâye burada bitti sanmayın. Cinsel şiddet son bulduğunda bitecek bu ve buna benzer tüm hikâyeler.
Kaynak:Bianet(ED/BB)http://www.bianet.org/bianet/kadin/126225-bu-onun-hikayesi(25.11.2010)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)