24 Kasım 2010 Çarşamba

25 Kasım yaklaşırken kadınların ‘atık hayatları’

NİL MUTLUER * / Her gün 3 kadın hayatını kaybediyor. İstanbul Feminist Kollektif acil önlem paketini açıkladı(Taraf:15.11.2010)


Bir 25 Kasım, “kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için uluslararası mücadele günü” daha yaklaşırken Türkiye’deki tanıdık şiddet manzaraları olanca hızıyla devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde kadına yönelik şiddet kimlik konularıyla kesiştiğinden, ana akım medyada heyecan oluşturuverdi. Genelde üçüncü sayfa haberleriyle ‘kıskançlık’, ‘öç’ gibi bahanelerle meşrulaştırılan cinayetler bu sefer gündemi oluşturdu. Fethiye’de İngiliz bir kadın tecavüze uğradı. Sonrasında oldukça vahşi bir şekilde doktorun ‘ziyaretçilerinin’ eşliğinde muayene edildi. Ataerkil zihniyet, ‘batılı kadın cinsellikte rahattır’ önyargısı ile hareket ettiğinden bu muayene doktor ve arkadaşları tarafından mahreme tecavüz olarak görülmedi. Diğer yandan, Van’da bir erkeğin iki eşinden nikahlısı olan hamile bir kadın ve çocukları öldürüldü. Eh olay çok eşlilik ve coğrafya Van olunca da konu hemen ‘doğudaki kadının kültürel talihsizliği’ önyargısı ile bütünleşti. Sanki memleketin diğer yakasında çok eşlilik ve şiddet yokmuş gibi. Kısa zaman dilimine sığan iki haber, iki olay sanki münferit yaşanmışcasına haber oluverip, benzer vakalar gibi unutulmak üzere bellekleri ziyaret ettiler. Oysa, her iki olayın da önemli bir ortak noktası var: Olaylar sistematik ve konuyla ilgili çalışanlara yeterince kulak verilmiyor. Neden mi? Çünkü, kadın hâlâ eşit yurttaş değil! Kadın hareketinin bir dönemdir fark ettrimeye çalıştığı bu cinayetlerdeki artış bana kadınların hayatının kolay feda edilebilir “atık hayatlar” olduğunu hissettiriyor. Gündelik hayattaki sıkışmış öfkenin üzerlerine akabileceği, iktidarlar değiştikçe haklarının değişebileceği hayatlar...

"Sistematik şiddet: "şiddet türlerinin farklılığıyla ile ilgili değil, seviyelerin farklılığıyla ilgili"

ilgili köşe yazısında Markar Esayan cinayetlerin raslantı olmayacağından bahsetmiş. Esayan haklı, zira bu cinayetler devlet ve toplumun işbirliği içinde karşımıza çıkan ataerkil söylem ve uygulamaların bir tezahürü. Kılıfları modern, dindar, sağcı, solcu ne olursa olsun farklı farklı alanlarda normalleştirilerek yeniden üretilen sistematik bir ayrımcılığın sonucu. Yani birbiriyle kıyasıya döğüşen erkek egemen dünyanın kesişen noktası! Berna Ekal’ın Türkçe’ye kazandırdığı Eva Lundgren’in Şiddetin Normalleştirme Süreci kitabında şiddetin sistematikleştirilmesi şiddet, iktidar ve normalliğin birbiriyle bağlantısı üzerinden açıklanıyor. Gerek gündelik hayatta, gerekse politikalarda erkeğin hareket sınırının genişletmesi normalleşirken, kadın kendi sınırını kısıtlamayı öğreniyor, bu normalleşiyor. Bu da alanı dar olanın haklarının da dar olması anlamına geliyor. Kısaca kitapta da değinildiği gibi, “şiddet türlerin farklılığıyla ilgili değil, seviyelerin farklılığıyla ilgili” yani, kadının erkeğin doğası denen şey sosyalleşme sürecinde öğrenilen bir hal. Ayrıca, şiddet sadece fiziksel olarak yaşanmıyor, seviyelerle de belirlenebiliyor gündelik hayatta.

Bu tartışma çerçevesinde, şiddet genel geçer bir şekilde ‘bazı erkekleri’ suçlayıp, onların doğasından bu şiddeti uyguladıklarıyla açıklanacak bir durum değil. Erkekler de, kadınlar da Deniz Kandiyoti’nin değimiyle hareket sınırlarını belirlerken “ataerkil pazarlık” yapmayı öğrene öğrene büyüyorlar. (3)Bu pazarlıkta, görece güçlü olanın değerleri norm olarak kabul edilirken güçsüzler de ezilmemek için sadece bu normlara uymakla kalmayıp onları yaşamlarının içinde yeniden üretiyorlar. Bu çerçevede, erkekler, yaş ve konumlarına göre şiddeti sadece uygulayan değil, şiddete uğrayan da olabiliyorlar. Elbette bazıları bu durumu fark edip eleştiriyorlar yapıyı. Gene de erkeklerin birçoğu sosyal olarak avantajlı konumlarının fakında olsalar bile, bu konumdan geri adım atmak istemiyorlar. Bazı kadınlarsa dezavantajlı konumlarından dolayı, şiddetten erkekten çok daha fazla zarar görüyor olsalar da, çoğu zaman maddi veya manevi gücü kendilerinde bulamadıklarından direnemiyorlar. Ne de olsa, şiddetin sistematik yanı direnmeyi de güçleştiriyor.

İster Kemalist, ister dindar, ister özgürlükçü olsun erkek egemenliğinin Türkiye’de ortaklık yaptığı ve görmezden geldiği Türkiye’de kadına yönelik şiddetin normalleştirme sürecinin çok kısa tarihi ise şöyle özetlenebilir: 2002’ye kadar Medeni Kanun’da, erkeğin aile reisi ilan edilmesiyle kadının statü olarak erkekten alt bir sınıfa konumlandırılması; evli kadının kocasının izni ile çalışabileceğinin kanunda yer alması; Ceza Kanunu’nda ‘namus’un erkeğin kadını öldürmesinde hafifletici sebep olması; kanun değişse de uygulamaların oldukça yavaş hayata geçmesi; para karşılığında cinsel ilişkiye girdiğinde, kadının hemen ‘iffetsiz’ olarak ilan edilip geneleve çıkamamak üzere yerleştirilmesi, erkeklerinse bu ilişkiyi satın alma haklarının sonsuz bir şekilde olması; devlet söylemlerinde kadının sadece ‘annelik’ rolüne vurgu yapılarak eve ve topluma sürekli hizmet veren bir konuma sürüklenmesi; işyerinin kreş açma zorunluluğunun kalkması; Türkçe’ye çevrilmiş “biliminsanı” gibi kelimelerin “adam” eklerinden kurtulamaması, gündelik hayattaki deyimlerin hep erkeği güçlü, akıllı konuma yerleştirmesi ve bu yazının konusu olan kadın cinayetlerinin son yedi yılda % 1400 artması.

Kısaca şiddet dediğimiz olgu, en masum saydığımız gündelik hayattaki ve/veya bürokrasideki uygulamalarla hayatımızın göbeğine yerleşiyor. İktidarca kadın ve erkek eşit sayılmıyor. Şimdi söylemleri yavaş yavaş değise de iktidar bunu uzun bir müddet kadın ve erkeğin fıtratının, yani yaratılışta getirdikleri özelliklerin aynı olmamasıyla açıkladı. Oysa burada, ciddi bir yanlış anlaşılma var kanımca. Eşitlik talebi aynılık talebi değil ki. Zaten, her kadın ve her erkek de birbiriyle aynı değil. Eşitlikten, kadınerkek tüm yurttaşların ve hatta yurttaşlık kavramının sınırlarını genişletirsek, memlekete gelmiş göçmenlerin bile temel hak ve özgürlüklerden eşit bir şekilde yararlanması kastediliyor. Tüm yurttaşların temel kaynaklara eşit ulaşım imkânına sahip olmasına değiniliyor. Ayrıca, eğer eşitliğin anlamı iktidarlara göre kayacaksa işimiz çok zor. Kemalist yaklaşım başörtülü kadını dışlarken, bugünkü iktidar kadınların fıtratı açıklamasıyla kadınların haklarını ve hareket alanlarını din çerçevesinde kısıtlıyor. Bu hal, iktidarlara göre kadının anlamı değiştikçe, hakları da değişecek anlamına geliyor. Kıssadan hisse, birbiriyle sürtüşürken sürekli kadınları kullanan iktidarların kadın parametreleriyle, kadınlar için adaletin gelemeyeceği oldukça açık. Peki kadınlar birbiriyle erkek egemen dil noktasında anlaşan iktidarlardan ne istiyorlar?


Kadın hareketinin talebi
Erkek egemen dile sahip iktidarlar birbiriyle sürtüşe dursun, kadın hareketi sadece belli bir grup kadına karşı değil, farklı kesimlerden gelen farklı kadınlara yapılan her türlü ayrımcılık ve şiddete karşı durdu. Bununla da sınırlı kalmadı, erkeklerin ataerkil sistemde ezilmelerini konu aldı. Erkeklerin üzerindeki yükü aktaran birçok çalışmada hareketle bağlantılı olan kadınlar ve harekete yakın erkekler tarafından kaleme alındı. Kısaca, toplumdaki farklı nedenlerle oluşan cinsiyet meselelerinin üzerine eğildi.

Her gün ortalama 3 kadının öldürüldüğü kadın cinayetleri hakkında da İstanbul Feminist Kollektif geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği basın toplantısıyla “Acil Önlem” taleplerini şöyle sıraladı:

“- Başta Başbakanlık olmak üzere, İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aileden ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, Emniyet Müdürlüğü, mahkemeler, savcılıklar, valilikler ve belediyeler yani tüm ilgili kurumlar tarafından

-Kadın-erkek eşitliği tartışmaya açılmaksızın fiili olarak hayata geçirilsin.

-Kadınlara yönelik her tür şiddet, baskı ve ayrımcılığın önüne geçmek ve kadınların yaşam haklarını garanti altına almak üzere gerekli tüm adımlar atılsın.

-Kadın örgütleriyle birlikte kadın cinayetlerinin sona ermesi için acil bir eylem planı hazırlanarak uygulamaya geçirilsin.

- Kadın cinayetleri davalarında ‘haksız tahrik indirimi’ =’erkeklik indirimi’ uygulanmasın.

- Şiddet gören, ölümle tehdit edilen kadınlar karakol, adliye, jandarma kapılarından ‘aile meselesi’ denerek geri gönderilmesin, tüm yasal haklarını kullanmalarının sağlanması yanında özel önlemler alınarak koruma altına alınsın.

- 2006/17 sayılı Kadın ve Çocukları şiddetten korumak için çıkartılan Başbakanlık Genelgesi uygulamaya konulsun.

- Sığınma evlerinin sayısı 38’den ivedilikle 3800’e, kısa sürede her 7500 kişilik nüfusa bir sığınma evi düşecek sayıya getirilsin.”

Bu 25 Kasım'ın şiddetsizliğe vesile olması üzerine çağrı!

Kadına karşı şiddetin sistematik yanının ortaya çıktığı en anlamlı örneklerini 25 Kasım’lardan başlayarak vermek istiyorum. Geçtiğimiz 25 Kasımların bazıları, devletin kadına yönelik şiddeti normalleştirmesini kanıtlarcasına traji-komik bir şekilde yaşandı. Olan olaylar dehşet verici olmasına karşı, günün anlamını öylesine yeniden hatırlatıyordu ki, her iki olayda da içimden kapıldığım dehşet karşısında bir direniş olarak gülmek geldi.

Doğru hatırlıyorsam iki sene kadar önceydi. Kadınlar her 25 Kasım’da olduğu gibi bu sefer de şiddete karşı etkinlikler çerçevesinde yürüyüşü de düşünmüşlerdi ve gerekli izinleri almışlardı. Ancak ellerinde pankart, fotoğraf makinası, şahsi çantalarından başka birşeyleri olmamasına karşın, tam İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe geçecekleri sırada polis barikatıyla karşılaştılar. Öyle bir barikattı ki bu, panzer bile polislerin arkasındaki mekanik görevine çekilmişti... Bu engelleme karşısında kadınlar kaçmadı. Şiddet karşıtı oldukları için polise de saldırmadı. Bir anda sloganlar atıp şarkılar söylemeye başladılar. Polis bu eylem biçimi karşısında ne yapacağını şaşırmış dururken, Taksim’den geçen meraklılar kalabalığın nedeni sormaya başladı. Kadınlar kadına karşı şiddeti engellemekle ilgili mesajlarını bu kişilere de aktardı. Bu açıklamalar ve eylem biçimi bazılarının hoşuna gitmiş olacak ki, kalabalık büyüdükçe büyüdü ve sonunda eylem İstiklal Caddesi’nin girişde bir coşkuya dönüştü.

Aktaracağım ikinci 25 Kasım ise gerçekten vahşiydi. Geçen sene, kadınlar kadına yönelik şiddeti Galatasaray Meydanı’nda kurdukları bir fotoğraf sergisiyle de aktarmayı planladılar. Gene gerekli izinler alındı ve sergi açıldı. Bu sefer sivil polisler, önce sergiyi kaldırmak istediler. Kadınlar izinli olduklarını belirtmesine rağmen, hiçbir güç onları engelleyemedi ve sergiyi yıkıp, parçaladılar. Bu vahşi kırıp parçalama sahnesi bana ilkokullardaki resmî törenlerde temsili düşman saldırısını hatırlatır. Hatta zaman zaman “polis kadına yönelik şiddetle mücadele gününü temsili olarak kutladı!” diye düşünürüm. Gerçekten ürkütücüydü...

Neyse ki, her iki olayda da ne halktan ne de polisten kimse yaralanmadı. Sadece bir memleket hali olarak şaşkınlık, haksızlık ve hüzün kaldı geriye... Cinayetlerin artması esas acıyı hissettiriyor yüreklerde elbette... Bu satırları yazdığım sırada bile acı hissettiren başka bir olay daha oldu. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Kadın Sekreterliği, İnsan Hakları Derneği ve Ankara Barış İçin Kadın Girişimi’nin öncülüğünde erkek şiddetine karşı ve barış çağrısıyla İstanbul ve Hakkâri’den başlatılan Ankara yürüyüşü polislerce şiddet kullanılarak engellendiği haberleri de gündemdeki yerini aldı.

Bu yaşananlar karşısında cinsiyet ayrımcılığına karşı politik istikrara ihtiyacımız var. İstanbul Feminist Kollektif’in talepleri gerçekleştirilmesi zor talepler değil. Gerçekleştirilmesiyle, cinsiyet ayrımcılığı ve şiddet bir anda bitmeyecek olsa da, meselenin sistematik tarafı ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlayacak. Dilerim bu adımlar bir an önce atılır. Dilerim bundan sonraki 25 Kasımlar şiddetsiz anılır, şiddetin azalması için bir başlangıç olur, kadınlar, çocuklar ve erkekler öldürülmez. Kimsenin biricik hayatı atık olmaz...

1-Markar Esayan, Taraf Gazetesi, 11 Kasım 2010,

2-Eva Lundgren (2009), Şiddetin Normalleşme Süreci, çeviren: Berna Ekal, İstanbul: Reng Ahenk Sanatevi Yayınları.

3-Deniz Kandiyoti “ataerkillikle pazarlık” kavramını ‘Erkeklerin paradoksaları’ makalesinde kullanmıştır. (1996, ‘The Paradoxes of Masculinity: Some Thoughts on Segregated Societies’, in A. Cornwall & N. Lindisfarne (eds.), Dislocating Masculinity: Comparative Ethnographies. London: Routledge, p: 197-213.)

Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

nilmutluer@gmail.com


Kaynak:Taraf Gazetesi(http://www.taraf.com.tr/haber/25-kasim-yaklasirken-kadinlarin-atik-hayatlari.htm)

8 Kasım 2010 Pazartesi

TECAVÜZ İNSANLIK SUÇUDUR!!

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ ve ADLİ TIP UZMANLARI DERNEĞİ ORTAK BASIN AÇIKLAMASI

Basına ve Kamuoyuna

Geçtiğimiz hafta üniversite öğrencisi bir kadını zorla kaçırarak tecavüz ettikleri iddiasıyla tutuklu yargılanan iki kişinin, tecavüz ile ilgili kanıtlar sabit olmasına, mağdurun ruhsal yönden etkilendiğine ilişkin iki üniversite hastanesinin Psikiyatri Anabilim Dallarından alınan raporlar bulunmasına rağmen yerel mahkeme tarafından serbest bırakılmaları hem kamuoyunda hem meslek grubumuzda tepki yaratmış ve kamuoyu vicdanında derin bir yara açmıştır. Son duruşmada yerel mahkeme Adli Tıp Kurumu’ndan bilirkişi görüşü istenmesine karar vermiş, ayrıca bu değerlendirme süresinin 18 ay süreceğini ve sanıkların mağdur olacağını gerekçe göstererek her iki sanığın tutukluluk hallerini kaldırmıştır. İçerdiği büyük hukuksal yanlış dışında, ülkedeki bilimsel kurumların değerlendirmelerini yok sayan, saygısızlık içeren bu karar kadına yönelik şiddetin en uç biçimi olan tecavüzü teşvik edici ve özendirici bir nitelik kazanmıştır. Bunun yanında yeterince kanıt olmadığı halde yıllarca mahkeme önüne çıkarılmadan insanların tutukluluk hallerinin sürmesine karar veren mahkemeler neredeyse adaletin tecellisinden çok bu davada sanıkların “mağduriyetini” önleme telaşına düşmüşlerdir.


18 Mart 2010 akşamı kaçırılarak tecavüz edilen mağdurun Ankara Adli Tıp Kurumunda yapılan muayenesinde cinsel saldırının kanıtları saptanmış, Numune Hastanesi tarafından ruhsal sağlığı bozulduğuna ilişkin rapor verilmiş, Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlıkları yaptığı değerlendirmede mağdura “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” tanısı konarak ruhsal durumunun bozulduğu belgelenmiştir. Buna rağmen yerel mahkemenin son yıllarda verdiği yanlış ve siyasi kararlar nedeniyle niteliği, yapılanması ve işlevi tartışılan Adli Tıp Kurumu’ndan görüş istenmesi, üst yargının tüm verilere rağmen Adli Tıp Kurumu görüşünü özellikle istemesi ve ciddiye alması adalet sisteminin içinde bulunduğu durumu göstermek açısından da dikkat çekicidir. Bu eğilim bilimsel ve hukuksal açıdan büyük bir hata içerdiği gibi bir çok yanlışı da beraberinde getirmektedir. İlgili yasal düzenlemelerde yer alan ruhsal bozukluk kriteri, uygulayıcılar tarafından, yasada açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, kalıcı bir hasar biçiminde yorumlanmakta, dolayısıyla da uzmanların yaptıkları inceleme sonrasında “bozukluk meydana gelmemiştir veya bozukluk saptanmamıştır” değerlendirmesi, mağdur bu olaydan etkilenmemiştir, biçiminde hatalı olarak basit bir etki olarak algılanmaktadır..

Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada cinsel suç mağdurlarının muayene ve raporlama süreçleri Adli Tıp Kurumu 6. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından yerine getirildiği, Savcılıklar ve mahkemelerden bu konuda çok sayıda dosya 6. Adli Tıp İhtisas Kuruluna gönderildiğinden randevu tarihlerinin uzamaması için Sağlık Bakanlığı ile görüşmeler yapıldığı, görüşmeler sonucunda Adli Tıp Kurumuna ve özellikle 6. Adli Tıp İhtisas Kuruluna, “Zorunlu Devlet Hizmeti Yükümlülüğü Kurası” ile “uzman psikiyatr” takviyesi yapıldığı ifade edilmektedir. Bu destek önemli olmakla birlikte hem bakanlık hem de mahkemeler tarafından üniversite ve eğitim hastanelerinde çalışan deneyimli psikiyatristlerin yer aldığı kurulların kararlarını yok saymaya ve önemsizleştirmeye yönelik bir gerekçeye dönüştürüldüğünün örnekleri sık sık görülmektedir. Adalet Bakanlığı uzmanlara dayanarak “cinsel suçlarda beden ve ruh sağlığının kalıcı bozulup bozulmadığının tespiti için bilimsel olarak 18 yaş altındaki çocuklar için 6-7 aylık, erişkinler için ise 12 aylık sürenin beklenmesi gerektiği” iddiasında bulunmakta ve yerel mahkemenin kararını doğru bulmaktadır. Bakanlığın bu ifadesi de bilim dışıdır. Adalet Bakanlığının en kısa zamanda hangi uzmanlara ve hangi bilimsel verilere göre bu belirlemeyi yaptığını kamuoyuna açıklaması gerekmektedir.

Bilirkişilikle ilgili yasal düzenlemelerde değerlendirmenin altı ay içinde yapılmaması halinde başka bir bilirkişiden görüş istenmesi gerekirken, mahkemelerin Adli Tıp Kurumu’ndan görüş beklemesi yasaları hiçe saymaktır. Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada yanlışlar savunulmakta, tecavüzcüleri sokağa bırakan, ve adalet duygusunu zedeleyen kararın gerekçeleri büyük bir özenle hazırlanmakta, yasaların çiğnenmesine göz yumulmaktadır. Bu açıklama içerdiği ciddi bilimsel yanlışlar yanında, seçkin bilim kurumlarının kararlarına büyük bir saygısızlık içermekte, bu kurumların görüşlerini değersizleştirmekte, yerel mahkemelerin tecavüzcüleri koruyan kararlarını ısrarla savunmaktadır. Bu haliyle son derece üzücü ve kamuoyu vicdanı yaralayıcıdır.

Tecavüz eyleminin kendisi herhangi bir ruhsal belirti olmasa bile bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit eden, insanlık suçu olan bir eylemdir. Fiziksel ve ruhsal belirtilerin olmaması bu eylemin suç niteliğini kaldırmayacağı gibi tecavüzcünün serbest bırakılması için gerekçe değildir. İlgili raporlarda belirtilen “Travma SonrasıStres Bozukluğu” tanısı için belirtilerin bir aydan uzun sürmesi, Akut Stres bozukluğu için ise iki günden uzun sürmesi yeterlidir. Bu belirtilerin üç aydan uzun sürmesi durumunda bozukluk kronik nitelik kazanmaktadır. Belirtilerin eşik altı sürdüğü ve travmadan altı ay sonra bozukluğun daha görünür hale geldiği geç başlangıçlı olguların sayısı görece daha düşüktür. Bu durum dahi ruhsal etkilenme olmadığını göstermemektedir. Bir çok koruyucu etkenin ruhsal belirtilerin tanı konacak düzeye çıkmasını önlediği anlamına gelmektedir. Ruhsal travmanın olumsuz etkilerinin süreç içinde gerilemesi de tecavüzün gerçekleşmediği ve suç olmadığı anlamına gelmemektedir. Bireyin sahip olduğu başa çıkma becerileri, gördüğü ruhsal ve sosyal destek bu belirtilerin azalmasına katkı sağlayabilir.. Fakat mahkemelerin tecavüzcülerinin mağduriyetini önlenmesi gerekçesiyle adaletin tecelli etmesini engelleyerek tecavüze uğrayanları bir kez daha mağdur etmesi, re-travmatizayona, eş deyişle bu kişilerin yeniden travmaya uğramasına ve ortaya çıkan ruhsal sorunların süreğenlik kazanmasına yol açacaktır.

Adalet Bakanlığı’nın bilim dışı açıklamalarla yerel mahkemelerin hukuk dışı kararlarını desteklememesini, tıp fakültelerinin psikiyatri ve Adli tıp anabilim dallarının raporlarını yok sayan saygısız, hukuk dışı ve suç oluşturabilecek uygulamalarından derhal vazgeçmesini, Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınması yönündeki hukuksal süreci uzatacak kararlarından vazgeçecek girişimlerde acilen bulunulmasını talep ediyoruz…

Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa


Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Başkanı

TPD Merkez Yönetim Kurulu adına

Prof Dr. Ümit Biçer

Adli Tıp Uzmanları Derneği Başkanı

ATUD Yönetim Kurulu adına

22 Ekim 2010 Cuma

Tecavüzcüler Dışarıda, Adalet Nerede?

Biz feminist kadınlar yıllardır taciz ve tecavüz davalarının yakın takipçisiyiz. Taciz ve tecavüz davalarında tacizi ve tecavüzü ispatlamada yaşanan zorluklara, bu davalarda verilen erkek egemen zihniyetten kaynaklı adaletsizliklere direniyor ve bunları deşifre ediyoruz. Daha önce de söyledik, yine söylüyoruz. Yargıtay 5. Ceza Dairesi tecavüz davalarında, Adli Tıp Kurumu’ndan alınan “ruh sağlığı bozulmuştur” raporunu zorunlu kılıyor. Adli Tıp Kurumu ise randevu tarihini en erken 1 yıl sonraya veriyor.

Bazı yerel mahkemeler Üniversite hastanelerinden alınan Travma Sonrası Stres Bozukluğu raporunu kabul ederken, Yargıtay 5. Ceza Dairesi bu raporlara dayanılarak verilen mahkumiyet kararlarını bozuyor ve Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınmasını zorunlu kılıyor. Diğer yerel mahkemeler ise, Yargıtay’ın kararlarını bozacağını gerekçe göstererek üniversitelerden alınan ruh sağlığı bozulmuştur raporlarına rağmen tecavüze uğrayan kadınları İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderiyor. Verdiği kararların güvenilirliği tartışmalı olan İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen tecavüz davaları yıllarca uzuyor ve tecavüzcüler ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyor.

Bu yıl mart ayında Sincan’da bir toplu tecavüz daha gerçekleşti. Tecavüze uğrayan kadın hemen hukuki süreci başlattı ve o günden itibaren biz Ankara’da yaşayan kadınlar olarak bu tecavüz olayının yakın takipçisi olduk. Olay sonrasında tecavüz nedeniyle tutuklanan tecavüzcüler, 7 ay boyunca tutuklu yargılanmalarına rağmen 19 Ekim günü salıverildirler. Gerekçe olarak, raporun Adli Tıp Kurumundan gelmesinin uzun zaman alacağı gösterildi. Sonuç olarak tecavüzcüler şu an dışarıdalar. Rapor Adli Tıp'tan dönene ve cezaları kesinleşene kadar, mağduru tehdit etmeyeceklerinin, tanıklara baskı yapmayacaklarının ve başka kadın ve çocuklara tecavüz etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yok!
Şu an iki tecavüzcü erkek ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşıyorlar. Erkek egemen sistem bizi öldürülmediğimiz, hayatta kaldığımız ve yaşama inadımız için adeta cezalandırıyor. Bu da bize adaletin gerçek bir adalet olmadığını en açık biçimde gösteriyor.

Buradan bir kez daha Yargıtay'a sesleniyoruz: Tecavüz davalarında Adli Tıp Kurumundan rapor alınması zorlamasına son verilmelidir. Tecavüz davalarında Üniversite Hastanelerinden alınmış raporlar yeterli ve geçerli kabul edilmelidir.

Buradan bir kez daha Hükümete sesleniyoruz: Bağımsız Üniversite Hastaneleri bilirkişi olarak kabul görmelidir. Bu düzenleme derhal hayata geçirilmelidir. Üniversite Hastaneleri bünyesinde “Derhal Tecavüz Kriz Merkezleri” açılmalıdır.

Buradan bir kez daha Mahkemelere Sesleniyoruz: Çocukları- Kadınları Adli Tıp Kurumu'na göndermeyin. Adli Tıp Kurumunu gerekçe göstererek tecavüzcüleri serbest bırakmayın.

Bilinmelidir ki kadınlar olarak bedenimize istedikleri türden müdahale etmeyi kendilerine hak gören erkeklere ve taciz ve tecavüzü meşru kılan erkek egemen zihniyete karşı her zaman mücadele edeceğiz. Bizler, evde, sokakta, işyerinde hiçbir kadın tecavüze uğramayana dek tecavüzcülerin ve suç ortaklarının peşini bırakmayacağız.

Erkek adalet değil gerçek adalet istiyoruz!!!
FeministBiz

Destekleyenler:
-Sosyalist Feminist Kolektif
-Üniversiteli Genç Kadınlar
-Kozadan İpeğe Kadın Kooperatifi
-Kadın Dayanışma Vakfı
-Kaos GL LGBTT Derneği
-Pembe Hayat LGBTT Derneği
-Türkiye İnsan Hakları Vakfı
-Yeşiller Partisi
-Çankaya Belediyesi Sığınma Evi Çalışanları



BASINDAN:

22 Ekim 2010 Sincan Adliyesine tahliyeye itiraz dilekcesi verildi ve basin aciklamasi yapildi


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16107442.asp?gid=373

http://www.dha.com.tr/n.php?n=f5f4c91f-2010_10_22

http://www.stgm.org.tr/tr/manset/detay/kadinlardan-tecavuzcu-isyani

http://haber.gazetevatan.com/o-karara-boyle-isyan-ettiler/336059/7/Yasam

http://www.hukukihaber.net/yasam/kadinlardan-tecavuzcu-isyani.htm


21 Ekim 2010 Avukat Evren Paydak NTV de tahliye uygulamasına ilişkin konustu.

http://video.ntvmsnbc.com/#tahliye-skandali.html



Tahliye haberine ilişkin basında çıkanlar:

http://www.ntvmsnbc.com/id/25143823/

http://www.cnnturk.com/2010/turkiye/10/21/tecavuze.7.ay/593828.0/index.html

http://www.milliyet.com.tr/tecavuz-saniklari-7-ayda-kurtuldu/guncel/haberdetay/21.10.2010/1304243/default.htm

http://taraf.com.tr/haber/tecavuz-simdi-rapor-18-ay-sonra.htm



http://www.ankahukuk.com/index.php?option=com_kunena&func=view&catid=31&id=6172&Itemid=266#6173


http://www.ntvmsnbc.com/id/25143823/


http://haber.gazetevatan.com/bakanlik-daha-bilgili-cikti/335938/7/Yasam

http://www.bianet.org/bianet/kadin/125638-kadinlar-soruyor-tecavuzculer-disarida-adalet-nerede